World News

KUZEY SURİYE’DE OLANLAR, STRATEJİK KÖRLÜK VE ALGIYI YÖNETMEK

10 Mart 2025 tarihinde Suriye Geçiş Hükümeti ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan ve “10 Mart Mutabakatı” olarak adlandırılan mutabakatın süresi 31 Aralık 2025 tarihinde sona erdi. Söz konusu Mutabakat, özü itibariyle, 31 Aralık 2025 tarihine kadar SDG’nin kendisini feshederek Suriye Silahlı Kuvvetleri’ne entegre olmasını içermekteydi. Buna karşın, 31 Aralık 2025 tarihinde SDG’nin hâlâ silah bırakmamış olması, kendisini feshetmemesi ve Suriye Silahlı Kuvvetleri’ne entegre olmaması, Suriye Geçiş Hükümeti’nin SDG kontrolündeki alanlara askeri müdahale yapmaya başlaması ile sonuçlandı.

Belirtilen süre dolmuş olmasına rağmen SDG’nin imzaladığı mutabakatta taahhüt ettiği şartları yerine getirmemiş olmasını “stratejik körlük” ile açıklamak yerinde olabilir. Şüphesiz kii bundan da önce SDG ve SDG’nin öncülüğünü yapan YPG ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasındaki ortaklığa ve “vekalet savaşları” kavramına da dikkat çekmek gerekiyor.

ABD, Ortadoğu’daki etkinliğini arttırmak, İsrail’in güvenliğini sağlamak ve Suriye’nin bir bölümünü kontrol etmek amacıyla YPG ile iş birliği yapmaktaydı. ABD’nin bu ortaklığı, NATO müttefiki Türkiye açısından istikrarsızlaştırıcı sonuçlar üretmiştir. Şüphesiz ki, bu ortaklık konusunda ABD ve YPG’nin farklı ajandaları vardı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ABD, bu ortaklıkla Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek isterken, YPG ise kısa vadede Kuzey Suriye’de özerk bir bölge oluşturmak, uzun vadede ise Irak, İran, Suriye ve Türkiye’den elde edeceği topraklarla bağımsız bir Kürdistan kurmayı amaçlıyordu. ABD, bu tür stratejik ortaklıkları dünya üzerinde farklı coğrafyalarda farklı gruplarla yaptığı için bu ortaklığın doğasını oldukça iyi bilse de, YPG bu tür ortaklıkların doğasını tam olarak anlayamamış gibi gözükmekte. YPG, kendisini meşru bir stratejik ortak gibi görerek ve bu şekilde hareket ederek ABD’nin vekil gücü olduğunu göz ardı etmiş, bu yanılgı ise elini düşündüğünden güçlü sanmasına ve hamlelerini yanlış yapmasına neden olmuş gibi gözüküyor.

Donald Trump’ın 2. kez ABD Başkanı seçilmesi ile ABD dış politikasında ciddi bir paradigma değişikliğine gidildi. Trump liderliğinde, ABD, özellikle Ortadoğu’ya ayırdığı kaynakları geri çekmeye ve önceliklerini farklı alanlara vermeye karar vermiş gibi gözüküyor. Özellikle ABD’nin Venezuela’ya yaptığı operasyon ve Grönland’ı ilhak etme söylemleri ABD’nin dış politika paradigmasını değiştirdiğini gösteren en büyük örnekler. Aynı şekilde, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “O zamanlar, iş birliği yapılacak işlevsel bir merkezi Suriye devleti yoktu; Esad rejimi zayıflamış, tartışmalıydı ve İran ve Rusya ile ittifakları nedeniyle IŞİD’e karşı uygulanabilir bir ortak değildi. Bugün durum temelden değişti. Bu, ABD-SDG ortaklığının varlık nedenini değiştiriyor: SDG’nin sahada IŞİD karşıtı birincil güç olma amacı büyük ölçüde miadını doldurdu, çünkü Şam artık IŞİD hapishanelerinin ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hem istekli hem de hazır durumda.” (https://www.bbc.com/turkce/articles/c394pjg430mo) şeklindeki sözleri de bu paradigma değişikliğine işaret eder nitelikte. Buradaki asıl sorun ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi YPG tarafının bir stratejik körlük sonucunda ABD’nin bu dış politika paradigma değişikliğini görememesi veya görmek istememesi.

ABD’nin bu paradigma değişikliğine karşın, YPG’nin tutumunu değiştirmemiş olmasını iki şekilde değerlendirmek mümkün. Birincisi, ABD her ne kadar paradigma değişikliğine gitse de, özellikle İsrail’in baskıları sonucu Ortadoğu stratejisinden ve YPG’den vazgeçmeyeceğini düşünmeleri. İkincisi ise, ABD para ve silah yardımını kesse de, YPG’nin tek başına Kuzey Suriye’deki stratejik konumunu koruyabileceği varsayımı. Bugün geldiğimiz noktada, YPG hangi varsayımı kabul etmiş olursa olsun yanılmış gibi gözükmekte. ABD, en yetkili isimlerinden biri olan Tom Barrack aracılığıyla SDG ile ilişkilerinin bittiğini ve SDG’nin Suriye Merkezi Hükümeti’ne entegre olması gerektiğini açıkça belirtti. YPG’nin Suriye Silahlı Kuvvetleri’nin operasyonu sonucunda işgal ettiği toprakların büyük kısmını kısa zamanda kaybetmesi ise ikinci varsayımın ne denli yanlış olduğunu gösteriyor.

Kuzey Suriye’de yaşananları Türkiye’de yaşanan “Terörsüz Türkiye” sürecinden bağımsız değerlendirmek de mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin terör örgütüne silahları bırakması ve sorunları siyaset yoluyla çözmeye çalışmaları konularında yaptığı çağrılar hem örgüt, hem de DEM Parti tarafından yanlış değerlendirilmiş gibi gözüküyor. Kuzey Suriye’de yaşanacakları ve örgütün yaşayacağı kayıpları öngören Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’deki Kürtler’e Türkiye ile bütünleşmeleri ve içinde yaşadıkları ülkeyi benimseyerek ayrılıkçı söylemlerden vazgeçmeleri konusunda bir çağrıda bulunuyor denilebilir.

Tüm bunlara karşın, DEM Parti ve Türkiye’deki bazı kesimlerin söylemleri realiteden oldukça kopuk gözüküyor. Terör örgütü YPG’nin Kuzey Suriye’deki faaliyetlerinin alan kazanma ve özerklik için olduğu gerçeğini göz ardı ederek kamu diplomasisi yoluyla farklı bir imaj çizmek istiyor gibi gözükmekteler. Özellikle medya ve sosyal medya aracılığıyla YPG’nin Kuzey Suriye’deki faaliyetlerinin IŞİD’e karşı yapıldığını savunmakta ve bu yönde bir algı yönetimi yapmaktalar. Bu algı yönetimi çerçevesinde YPG’yi “demokrat ve insan haklarına saygılı, özgürlükçü ve aydınlık” bir yapı gibi göstermeye, örgütü “insanlığı karanlığa boğmak isteyen IŞİD zihniyetine karşı sadece kendilerini ve özgürlüklerini savunan insanlar” gibi göstermeye çalışmaktadırlar.

Şüphesiz propaganda terör faaliyetlerinin en önemli kollarından biridir. YPG, özelikle ABD ve Avrupa’da kendisine taraftar kazanmak için kendisine olumlu bir imaj çizmeye çalışmış, kendilerine yukarıda da belirttiğimiz bir takım sıfatlar yüklemiş, hatta PKK ile bağlantılı olduklarını reddetmişlerdir. Ancak bugün, ABD ve Avrupa’nın YPG ile ortaklıklarını bitirmelerinin ardından terör örgütü sempatizanlarının özellikle Avrupa şehirlerinde yarattığı olaylar çizdikleri imajla taban tabana zıt gözükmektedir.

Gelinen noktada, Türkiye Cumhuriyeti bu algı yönetimi ile mücadele etmeli, Kuzey Suriye’de yaşananların doğasını kamu diplomasisi aracılığıyla halka şeffaf bir şekilde anlatmalı, terör örgütünün halk üzerinde algı yönetimi yapmasına engel olmalıdır. Sonuç itibariyle, Kuzey Suriye’de olanların terör faaliyeti olduğu ve merkezi bir hükümeti olan bağımsız bir devletin terörle mücadelesinden ibaret olduğu anlatılmalıdır.

Terör örgütünün Türkiye’nin IŞİD’i desteklediği propagandası da etkisizleştirilmelidir; zira bu propaganda Türkiye’yi bir örgütle mücadele ederken diğerine destek verir konumuna sokacaktır. Terör örgütünün Kuzey Suriye’de işgal ettiği toprakları kaybederken diğer yandan özellikle Avrupa şehirlerinde yaptığı yıkıcı eylemler sonucunda ciddi bir imaj kaybı da yaşadığı unutulmamalı, tüm bunlar örgütle mücadelede birer koz olarak kullanılmalıdır. Bu çerçevede kamu diplomasisi, yalnızca güvenlik politikalarının tamamlayıcısı değil, sahadaki gelişmelerin uluslararası kamuoyuna doğru aktarılmasının da temel aracı hâline gelmiştir.

Erol NAGAŞ

Doktora Öğrencisi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

İstanbul Beykent Üniversitesi

Читайте на сайте